60. Analiz: Tepelere Sızanlar ve Tepelerden Kayanlar -30.03.2008-


Volkanlar patladıktan çok kısa süre sonra sönmeye başlarlar. Patlamadan önce saldıkları o 'derin korku' ise, patlamadan sonra gereğinden fazla abartıldığı düşüncesiyle hemen unutma gölüne bırakılır; insanlar, lavlarla verimi artan toprakları işlemeye girişirler ve volkanların çevrelerinden uzaklara gitmeyi düşünmezler. O yerlerin insanları volkanların çok zaman sonra yeniden patlayacaklarını bilseler bile bu onlardaki heyecanı izâle etmez; ancak çıkarılacak dersleri herkes kendi meşrebince 'not eder',sonraki nesillere aktarır.

Seslerini sürekli duyduğumuz fokurtuların bir süredir öncü patlamalarla 'fûtursuzca' cisme büründüğünün farkındaydık. Bu hacmi küçük cisimlerin müdahil oldukları alanları da sessizce izliyorduk, önceki patlamalarda olduğu gibi herkes sessizdi; ama bu kez korku yoktu kimsede. Kapatma davası, büyük volkanik bir patlamaydı; bekleniyordu ve gerçekleşti. İlk andaki şok dalgası, gelişmeleri izleyen -Başbakan dahil- tüm insanları sarstı, geçti. Hükümette bir panik havası hissedilse de, hükümet üyeleri çarçabuk toparladılar kendilerini ve ani hamlelerle gardlarını aldılar; önceki fokurtulardan aldıkları notları toplumla paylaşmaya başladılar;'Tepelere sızanlar' ın varlığını bir bakan resmî sıfatı üstündeyken ifade etti. Sonra ansızın hızlandı, manevralar. Kılıçlar çekildi ve savaş başladı. Saldırganlar, tüm silahlarını kuşanmışlardı ve ölümüne saldırıyorlardı.

59. Analiz: Adalet ve Kalkınma Partisi'ne Kapatma Davasını Kim Açtırdı? -20.03.2008-


Dünya'daki yeni dengeler için yapılan hamleleri, örülen ilişkileri ve global-lokal uygulamaları doğru okumak gerekiyor; ancak izlemesi zorlaşan bir olgu/olay akışı var. Olayların kurgusal tonlamalarında alışılagelmiş olağan hesaplanabilirlik, çağın getirdiği çok aktörlü oyunlarla daha da belirsizleşiyor.

Gittikçe daha çok farklı ve artan sayıda parametreyle, çok boyutlu ve farklı düzlemlerde birş eyler planlanıyor, uygulanıyor. Bu karmaşık görüntünün altında saklanan büyük kasırgalar var. Ne yazık ki; bu kasırgaların planlayıcıları, koordine edicileri biz değiliz; başkaları.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın Adalet ve Kalkınma Partisi'nin kapatılması için açtığı davaya gelen uluslararası tepkileri dikkatle incelediğinizde, alışılagelmiş tutum ve davranışların değiştiğini gözlemleyebiliyorsunuz. Geleneksel tutumunu değiştirmeyen ve olaylarda "etkisi olduğunu" hissettiren sadece Amerika var. Buna karşılık Rusya'nın, iç siyaset ve iç hukuk düzleminden uzaklaşmış, global bir yapıya kavuşmuş bulunan bu dava hakkında henüz resmi bir açıklaması bulunmuyor. İngiltere ve Almanya, AB Dönem Başkanı Slovenya çok sert açıklamalarla davayı yadırgadıklarını deklare ettiler.

58. Analiz: Anayasal Yargı Kurumları ve Kaos Tetikçiliği -15.3.2008-

Yargı ne iş yapar, bir ülke için (ya da dünya için) fonksiyonel görevi nedir? 

En kaba anlamıyla kaos oluşturacak durumları ortadan kaldırıcı bir araçtır, yargı. Haklar çatışmasını önler; haksızlıklara insanlar adına kurumsal savaşçılık yapar; anayasayla kendisine verilmiş denetim gücünü kaos oluşmasına karşı kullanır. Yargı mensuplarının bu fonksiyonel yapıdaki görevi de, yargı kurumlarını amaçlarına uygun bir saygınlıkta ve sorumlulukta işler halde tutmak; kendilerinden adalet bekleyen insanların ve kurumların "güven" duygularının maksimal düzeyde sürmesine gayret etmektir.

İyi niyetli, fakat sarsıcı bir soru soralım; "Yargının ülkemizdeki üç yüz yıllık mazisi bir rapor haline getirilse, bu raporun değerlendirme ve sonuç bölümünde acaba yargı kurumlarının ve yargı mensuplarının bu görevlerini layıkıyla yerine getirdiğini belirten kayıtların çokluğuna rastlamak mümkün olacak mıdır?"

57. Analiz: İşsizlikten Beslenmek -06.06.2008 -


Norveç'in Türkiye'den meslek sahibi yüz bin insan istemesiyle başlayan yeni bir süreç var. Buna mukabil İsveç, Iraklı mülteci Kürtlere; "Artık ülkenize dönün, ülkenizde savaş bitti", diyerek kapıyı gösteriyor. Norveç'in yetişmiş genç nüfusa olan ihtiyacı kadar İsveç'in de ihtiyacı var. Onlar yetişmemiş göçmen gençleri yük olarak gördükleri için, ülkelerinde istemiyorlar. Sendikalar Konfederasyonu başkanına göre, 'hükümet yabancı işgücüne kapıları açarak ücretleri düşürmek istiyor' . Üstelik Avrupa'da işgücünün dolaşımı serbest olmasına rağmen, getirilecek yabancı işçiler AB dışından olacak. İskandinav ülkelerinin tümünde bu durum var. İşsizlik sigortası primleri yükseliyor, sigorta aidatlarının yükselmesi ile de bir çok işçi işten ayrılıyor. Yaşlıların oranı artıyor ve yaşlıların emekliliğini finanse edecek çalışabilir oranda genç nüfus yok.  Çalışabilir nüfus da azla yetinmiyor(İnternet sitelerinde en düşük maaşla çalışacak kişiler için ihale yapılıyor).Avrupa'da yeni süreç bu; Hükümetler ve çalışabilir durumdaki işsiz işçiler işsizlikten besleniyor.

Avrupa'da savaşlar sonunda göçmenlere duyulan ihtiyaç şu anda farklı bir gerekçeyle yeniden gündemde. Bu kez savaşların yok ettiği erkek nüfus değil sorun; yaşlanan nüfusun getirdiği sıkıntı dolayısıyla göçmenler yeniden revâçta.  Avrupalılar, üremek istemiyorlar. AB'de hâne başına düşen ortalama çocuk sayısı 1.2, Türkiye'de bu oran 1.9. Yani abartıldığı kadar fazla üremiyoruz. Son zamanlarda televizyonlarda ( Haber 7'de bile) sık sık yayınlanan reklamlardan biri de aile ve nüfus planlaması ile ilgili. İlginç bir tezat var ortada. Başbakan en az üç çocuk yapılmasını öneriyor, ulusalcı kaleler, hızla üreyen (*)Kürtlerin gelecekte nüfus hâkimiyeti sağlayacağını düşünerek kâbuslar görüyorlar. Bir de bunun yanında hassas kanallar bile şerh koyma gereği duymadan aile ve nüfus planlamasına dair bilinçlendirme(!) kampanyasına katılıyorlar.

56. Analiz: Yeni Nesil, Cehâlet Ve Sorumlu Suçlular -15.3.2008-


"Yeni nesil, farklı hastalıklarla birlikte büyüyor. Ebeveynler çocuklarının cehaletle mücehhez bir şekilde yetiştirildiğinden habersizler." Seçkin Deniz

Hangi olay, hangi sonuçlara sebepler üretir, bilebilir misiniz? Bildiğinizi düşünsek bile, bildikleriniz elinizdeki verilerin sınırlı olması dolayısıyla, sınırlı olacaktır. Başörtüsü meselesinin televizyon ekranlarında üniversite öğrencilerince tartışılması, üniversite öğrencilerinin genel durumu hakkında insanlara bir fikir verdi.Bu fikir maalesef iç açıcı değil, iç karartıcıydı. Dar alanlı/sınırlı sohbetlerde sık sık tartışılan bir gerçek, tüm kanıtlarıyla birlikte ekranda duruyordu. Üniversiteli öğrencilerin cehâlet düzeyinin açık bir şekilde (okumuş/okumamış insanlarca) fark edilmesi, durumdan bihâber olan herkesin şoka girmesine neden oldu. Özellikle bir vakitler üniversitede öğrencilik yapanlar, cehâlet düzeyindeki artışın hızına çok şaşırdılar. Başörtü, ilgisiz gibi görünen bir yerden Türkiye'deki üniversiteli öğrencilerin ebeveynlerden saklanan kalitesini açığa çıkarmıştı. Sosyal ve bireysel gelişim süreçleri arasındaki ayrıştırılamaz ilişkiyi görebilenler büyük bir kaygıyla sarsıldılar. "İrtica" diye diye ürettikleri sahte kaygılarla pişkin pişkin koltuklarında oturanlar bile gelecekleri adına kuşkuya düştüler.

55. Analiz: Prangalar Sökülürken -04.03.2008-


Türkiye'nin genel ve esas iki probleminden birincisi; kalitesiz meşhurlarının bolluğu ve bu meşhurların hak etmedikleri, ancak -bazen fevrî, bazen insiyâkî, bazen de farkında olarak- kullanmaktan çekinmedikleri gücüdür. İkincisi; meşhur olmayan, fakat verdikleri kararlar ve yaptıkları "öznel/subjektif tercihlerle" sebep oldukları olayların geometrik etkisine göre, meşhurlardan daha fazla derin etki bırakan kalitesiz kişilikler ve onların gizli gücüdür. Bu problemler almaşığı şu şekilde de görünür bir târif aralığına tesbit edilerek, iki büyük problem tek probleme indirgenebilir; "Türkiye'de herhangi bir kaydadeğer -nesnel/objektif ölçekli- emeğe isnâd edilmemiş kişilikler, asla olmamaları gereken yerlerdedirler."

Türkiye'deki bu esas problem dolayısıyla, olguları ve olayları algılama, yorumlama ve bu yorumları paylaşma sistematiği nitelikli bir yapıya bürünebilmiş değildir. Gelişmiş batılı ülkelerle aramızdaki en önemli fark da budur.(Son on yılda batılılar da bu hususta görülen büyük erozyon, gündemimiz dışındadır.) Türkiye'ye dışarıdan bakma fırsatı bulabilenlerin, gündem konularının hızla akıp gitmesini yadırgamaları da bu yüzdendir. Ne yazık ki; ülkemizde, önemli-önemsiz ayrımı yapılmadan her bir ayrıntı bile temel problem olarak ortaya konmakta; temel problemler birer ayrıntı gibi ölçülerek ayrıntılarla aynı süre ve kalitede işlenerek çözümsüz bırakılmaktadır.

54. Analiz: Cumhuriyet'in Kazanımları Üzerine Simülasyon Denemeleri - 25.02.2008-

"Cumhuriyet'in kazanımlarını korumak" tandanslı yorumların içeriğinde neler var? İlkel bir teknikle ve lineer(doğrusal) bir yaklaşımla Cumhuriyet'in kazanım elde etmesinin ne anlama geldiğini düşünelim.

"Cumhuriyet'in Kazanımları" konulu simülasyonlar oluşturarak, soracağımız sorularla yorumları ve demeçleri anlayabilecek miyiz? Deneyelim;

İlk simülasyon denemesi; "Cumhuriyet, kazanım elde edebilen bilinçli-canlı bir varlık mıdır"

Bir yönetim şekli olan cumhuriyet'in "kazanım" ilkelerine göre "kazanım" elde etmesi mümkün müdür? Ya da bir kurallar manzumesi olarak adlandırılan bir yönetim şekli, iradesi olan canlı bir varlık gibi "kazanım " elde eder mi? Eğer Cumhuriyet'i bir kazanım savaşçısı olarak algılayacaksak, ona önce bir kimlik vermemiz gerekir; her şeyden önce, onu bilinçli canlı bir varlığa dönüştürmemiz gerek şarttır. Bunu yapıp yapamayacağımız açıktır. Yapabildiğimizi düşünelim.

53. Analiz: Siyasî Liberalizm ve Türkiye -16.02.2008-


Türkiye'de siyasî liberalizm'in öyküsü, çok uzun bir öyküdür. Bu öykünün kahramanları da sanıldığı gibi çok fazla değildir. Üstelik böyle bir öykü gerçekte çok fazla kimsenin dikkatini çekmemiş, böyle bir hedefin gerekliliği üzerine de analitik anlamda kafa yorulmamıştır. Cumhuriyet öncesinde basit anlamda "çağrışım" değerli bazı çabalarda -mesela Tanzimat Fermanıyla gayr-i müslim unsurlara ayrıcalık tanınmasında- dahi siyasî liberalizmin esâmesi bile okunmaz. Cumhuriyet sonrasında yaşananlardan göze batanlar ise; Menderes döneminden az önce vatandaşlara tanınan bazı haklar, Menderes döneminde olabildiği kadar homojenize edilmiş, ekonomik liberalizm ve siyasi liberalizmi çağrıştıran bazı fırsatlardır.

52. Analiz: Tüsiad'ın Demokrasisi: Plütokrasi -01.02.2008-


"Küçük balıklar büyük balıklar içindir."  İnsan Balığının Hâzin Öyküsü

Türkiye'de ve Dünya'da zenginlerin ekonomik, siyasî ve ahlakî davranış kalıplarının analizini yapmak, bunu bilimsel alanlarda işlemek, sentezlemek ve sonuçları yüksek/duyulabilir bir sesle paylaşmak; yani kısaca onları eleştirmek Yüce Yaratıcı'yı eleştirmekten daha zordur. Zenginler, Yaratıcı'nın aksine, kendilerini eleştiren münasebetsizlerin(!) hayat damarlarını acımasızca ve geciktirmeden hemen keserler. Bu yüksek risk dolayısıyla, eli kalem tutanların çoğu, konu zenginler olunca "karınlarından" konuşmayı tercih ederler. Duyulamayan sesler de, ancak zenginlerin diledikleri zaman diliminde ve köhnemiş bir haldeyken duyulabilir olurlar. Karl Marx'ın Das Kapital'i, yazıldığı 19.yüzyıldan 1989 yılına kadar yasak yayın olmaktan sırf bu sebeple kurtulamadı. Sosyalizm tarihsel bir "iflâs" yaşamasaydı; söz konusu bu kitap, kapitalist ülkelerin üniversitelerinde kullanılabilecek bir iktisat belgesi olma özelliğine ulaşamayacaktı.

Zenginlerin tarih öncesi devirlerden gelen "genetik özellikleri" eleştirilmeye açık değildir. İsa'dan sonra 7.yüzyılın başlarında zenginlere yönelik olarak ortaya çıkan yazılı/yazısız tarihteki tek "toleranssız eleştiri" varlığını İslam Peygamberi'ne borçludur. Zenginlerin büyük kıskacı olan "zekât" kurumu, aslında bir nevi onların eleştiri dozlarının sağaltılmasını/azaltılmasını sağlamayı da hedefiyordu-daha önce elçilerin namazla beraber getirdikleri ikinci önemli emir de yine zekattı, ama maalesef hiçbirinin bu emri halkına uzun süreli olarak uygulatması mümkün olmamıştı-;ancak inandıklarını söyleyen zenginlerden bir kısmı bu kurumun işlerliğini sürekli baltalamışlar ve eleştirilme katsayılarının artmasına neden olmuşlardır. Yani; zengin, gerçekte çatışma nedenlerini kendisi oluşturmuş, insanlığın sağlıklı ilişkiler örgüsüyle yaşayan toplumlarla süregitmesini engellemiştir.

51. Analiz: Beyazlar Ölürken... -29.01.2008-


Dünya'nın eskimiş, tehlike arzeden,gecekondu yapılanmaları yerle bir edilirken, Türkiye'nin aynı sıfatlı yapılanmalarının yerli yerinde durmasını ummak ancak "dinozorlar"ın direnci kırık harcı ve tedavülden kalkmış hüsn-ü kuruntusudur. Bittâbi onlar da eski alışkanlıklarını sürdürmeye çalışarak, bas bas bağırıyorlar. O dinozorların hangi sınıfsal yahut grupsal çıkarların kaygısını güttüğü önemli değildir; hangi dine mensup oldukları, hangi siyasî "yol" a baş koydukları da önemli değildir. Önemli olan onların "benzer, anlamdaş ve sesteş" yaygaralarıdır. Onların tanrıları, onların çıkarlarıdır ve o çıkarlar öldükçe bağırtılar yerini böğürmelere bırakacak ve nihayetinde onlar bağırtılarıyla beraber insanların gözlerinden, kulaklarından ve hafızalarından silinip gideceklerdir. Tarih, bu yüzden benzer vak'aların toplamıdır.

Hâlde olan biten nedir? Olanların her biri neresinden diğerine bağlıdır? Olan biten herşey neden herşeyi sarsıyor?

Siyasetçiler, yargıçlar/hukukçular, bürokratlar, rektörler, profösörler neden bu kadar yüksek sesle bağırıyorlar? Askerler neden suskun? Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne neden cemaatlarden bir kısmı karşı duruyorlar? Ne istiyorlar?  Eski köhnemiş politik zihinlerin küfürlerinin sebebi nedir? Laiklik nerede? Pozitif Laiklik de nerden çıktı? Papa'nın oyunları, kimin başına çorap örüyor? Amerikan ekonomisi neden herkesin dilinde? Amerika'daki başkanlık seçimleri dünya kamuoyunca neden "keçilerin yıllık süt veriminin arttırılması" kadar önem bulmuyor?