106. Analiz: Büyük Oyun'da Kilometre Taşı; İran -26.11.2009-


İran’da Stratejik Rezonans(*), İran’ı Yalnızlaştırmak veya İsrail Üzerinden Maskelenen Hedef

“Batı Cephesi’nin ana hedefi Güney Asya’da İran, Pakistan ve Afganistan üzerinden Hindistan’a ulaşarak güvenlikli bir güney şeridi oluşturmak ve bu alanlarda Rus-Çin etkisine karşı çıkarlarını korumaktır. İsrail’in Batı’nın sırtında Fas’tan Hindistan’a uzanan topraklarda hâkim olmak gibi bir vizyona sahip olduğu düşünülürse, Batı Cephesi’nin İran’ı neden önemsediğini, Afganistan ve Pakistan ile ilgili kanlı senaryoların tüm başarısızlıklarına rağmen neden ısrarla uygulanmak istendiğini, Batı’nın neden İsrail’in omzundan İran’a ateş ettiğini anlamak kolaylaşacaktır.” Seçkin Deniz

İran’ın zenginleştirilmiş uranyum’u Rusya’da depolayacağına dair açıklaması kısa süre sonra değiştirildi. IAEA'nın önerdiği plan, İran'ın bir tondan fazla düşük oranda zenginleştirilmiş uranyumu işlenmek üzere Rusya'ya göndermesini öngörüyordu. Daha sonra da Fransa devreye girecek ve zenginleştirilmiş uranyumu nükleer yakıta dönüştürecekti. Böylece İran'ın ihtiyacı olan zenginleştirilmiş uranyuma sahip olması, ama zenginleştirilmiş uranyumun nükleer silah üretiminde kullanmaması garantiye alınmış olacaktı. Fakat İran bu planı reddettiğini açıkladı.


2009 sonuna kadar teslim etmesi gereken Buşehr nükleer reaktörü ile ilgili açıklama yapan Rusya Federasyonu Enerji Bakanı Sergey Şmatko, nükleer silah üretiminde kullanılması mümkün olmayan tesisin faaliyete geçirilmesinde yaşanan gecikmenin teknik nedenlerden kaynaklandığını söylemesinden hemen sonra İran, zenginleştirilmiş uranyum’u herhangi bir ülkede depolamayacağını ilan etti. İran’ın bu refleksi Rusya’ya karşı yaşadığı stratejik güvensizliği, diplomatik portföyde daha fazla gizli tutamayacağı anlamını taşıyordu. Rusların İran'da inşa etmekte oldukları Buşehr nükleer santrali ilk olarak 1974 yılında Almanların yardımıyla planlanmış, ama devrimden sonra gündemden çıkarılmıştı. Ruslar tarafından yeniden ele alınan projede, iki yıl önce tesisin inşaatı için yeni bir takvim belirlenmişti. Bundan iki yıl önce İran Rusya ile S-300 füze alımı konusunda sözleşme imzalamış ancak bir sevkiyat yapılmamıştı. Medvedev-Obama görüşmesinden sonra BM Güvenlik Konseyi beş daimi üyesinden biri daha ABD, İngiltere, Fransa üçlüsüne katılmış ve İran Rusya tarafından da yalnız bırakılmıştı. İran’ın yalnızlaştırılmasında BM Güvenlik Konseyi tarafından alınacak yaptırım kararlarında veto hakkı bulunan tek üye kalıyordu; Çin.

Çin, dağılan Şanghay İşbirliği Örgütü’nün kalıntıları üzerinde düşünmekle meşguldü. Obama, Çin’in ABD için ne düşman ne de dost olduğunu söylerken, onun kendileri için ciddî bir ticarî partner olduğunu da vurguluyor, iki trilyon dolardan fazla câri fazlası bulunan Çin’e karşı hassaslaştıklarını belirtmekten çekinmiyordu. Oysa asıl sebep Çin’i kuşatmak ve İran konusunda kendilerini engellemeyecek şekilde kafese almaktı.

ABD, İsrail’in İran’la ilgili saldırgan politikalarını desteklemeyeceğini, diyalog sürecini canlı tutacağını ilan etmesine rağmen, açık bir şekilde yine İsrail’in politikalarına uygun bir şekilde İran’ı yalnızlaştırmaya çalışıyordu. Obama, Bush’un son dönemlerinde dezenfekte ettiği saldırgan politikaları aynı şekilde sürdürüyor, diplomatik kanallarla ABD’nin İran ile ilgili stratejik planlarını uygulamaya devam ediyordu. Batı cephesi için değişen bir şey yoktu. İsrailli politikacılar batı cephesinin şımarık piyonları olarak bağırmaya devam ediyorlardı.

Batı Cephesi’nin Şanghay İşbirliği Örgütü’nden Rusya’yı koparması ve Çin’i ticari kompleksleriyle sıkıştırması, Ahmedinejad’ın yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra B Planı’nın devreye girmesinden kaynaklanıyordu. Ahmedinejad’ın yeniden seçilmesini engellemek isteyen ABD, İngiltere, Fransa ve İsrail, kurdukları ‘Yeşil Devrim’ kumpasının deşifre edilmesinden sonra iyi polis’i, Rusya’yı daha açık bir pozisyona sürüklediler. Rusya, Gürcistan, Ukrayna testlerinden sonra gereken dersi almıştı ve batı cephesiyle Rus etkisindeki ülkelerde yeni renkli devrimler yapılmaması üzerine anlaşmışlardı. Azerbaycan, Kırgızistan, Kazakistan ve Türkmenistan’ın planlanmış renkli devrimleri de Rusya ile yapılan pazarlık sonucu askıya alınmıştı. Daha önce Irak konusunda ABD ile gizli görüşmeler yaparak Irak’ta Şanghay İşbirliği’nin, daha doğrusu Rusya’nın gücünü zayıflatan İran’dan sonra Rusya ‘da ABD ve peykleriyle anlaşarak İran’ı satmıştı ya da öyle görünüyordu. Ama Rusya Çin ile işbirliklerine devam ediyor ve belki de dolaylı olarak İran’a destek veriyordu.(Çin ve Rusya Ekim ayında 3.5 milyar dolar değerinde ticari bir anlaşmayı duyurdu ve büyük doğalgaz anlaşması taahhütlerini yenilediler. Çin Devleti haber ajansı Xinhau, iki ulus arasında yapılan gaz ticareti anlaşması ve yapılan diğer ekonomik anlaşmalar hakkında birkaç ayrıntı verdi. Ajansın Putin ve Wen arasındaki toplantı raporu sadece Rusya ve Çin arasındaki işbirliğini vurgulayan kurumsal cümleleri içermekteydi. Xinhua raporuna göre Putin, “iki taraflı ekonomik işbirliği küresel mali krizin testine dayanıyor” dedi. Rusya Başbakan Yardımcısı Alexander Zhukov’a göre salı gününden daha önce iki ülke arasında 3.5 milyar dolar değerinde ticari anlaşmalar imzalandı. Muhabirlere 500 milyon dolarlık banka anlaşmasını da içeren 40 anlaşma yapıldığını söyledi.)
...
Asia Times’den Pepe Escobar’ın ne dediğine bakalım;

“İran harikalar diyarında gün geçtikçe her şey git gide daha da ilginç bir hal alıyor. Geçen hafta Tahran’daki Cuma namazında neler olduğunu zihninizde canlandırın. Eski cumhurbaşkanı, nam-ı diğer “karanlık rütbe” ve kısmen 1980’li yıllarda İsrail ve Amerika’yla gizlice yapılan nükleer anlaşma -Irangate Skandalı- sayesinde İran’ın en zengin adamı olan Ayetullah Haşimi Rafsancani bizzat Cuma namazını kıldırdı. Bilindiği üzere Rafsancani, başkanlık seçimlerinden ziyade Ayetullah Ali Humeyni-Mahmut Ahmedinecad-İran Devrim Muhafızları Ordusu’nun aşırı sıkı grubuna yenilerek zirvedeki en yeni savaşı kaybeden Mir Hüseyin Musavi- Muhammed Hatemi pragmatik muhafazakar grubunun arkasındadır. Cuma namazı sırasında egemen grup partizanları alışılmış “Amerika’ya ölüm!” naraları atarken öte yanda pragmatik muhafazakarlardan ilk defa “Rusya’ya ölüm!”, “Çin’e ölüm” sloganları yükseldi. Amerika ve Batı Avrupa’dan farklı olarak hem Rusya hem de Çin ihtilaflara sebep olan Ahmedinecad’ın yeniden cumhurbaşkanlığına seçilmesini neredeyse anında kabullendiler. O zaman Çin ve Rusya, İran’ın düşmanı olarak resmedilebilir mi? Ya da pragmatik muhafazakarlar, Avrasya saplantılı ve Amerika başkanı Barak Obama’nın dikkat odağı olan Zbigniew Brzezinksi’nin Tahran-Moskova-Pekin eksenini kırmanın ve Shangai İşbirliği Örgütü’nü (SCO) topa tutmanın elzem olduğuna dair 1990’lardan beri attığı nutuklardan haberdar değiller mi? Rusya ve İran, tamamıyla çok kutuplu bir dünya istemekteler. Tahran’daki yeni askeri molla diktatörlüğü, tek başına kalamayacağını ve eğer ilgi odağı olmak istiyorsa yolunun Moskova’dan geçmesi gerektiğini çok iyi biliyor. Bu da İran’ın SCO’ya katılmak için neden bu kadar çaba sarf ettiğini açıklıyor. Batıdaki ilerleyiciler, reformculardan uzak bir çizgi izleyen pragmatik muhafazakarları her ne kadar desteklese de, Rusya’nın Amerika ve Avrupa’yla ilişkilerini idame ettirebilmesi için İran’ın kilit rolüne ihtiyacı hala devam etmektedir. Burada esen havalar her ne kadar hoş olmasa da, tüm deliller, Yeni Büyük Oyun’un can damarının “istikrar” olduğunu göstermektedir.”(1)

Yeşil Devrim savunucularının Rusya ve Çin’e neden ölüm kustuklarını anlamak güç değil. Çünkü Batı destekli Yeşil Devrim’e karşı Ahmedinejad ve Hamaney’e destek veren iki ülke Rusya ve Çin idi. Yeşil Devrim’in, renkli devrimler kuşağında çok önemli bir istasyon olduğunu, başarılı olması halinde Rusya’nın küresel anlamda hızla büzüşeceğini bilen Batı Cephesi Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde gösteri ve ayaklanmalardaki rolleri açısından suçüstü yakalanmıştı.
...
Devrim Mahkemesi’ndeki gazetecilere kapalı duruşmada, Britanya’nın Tahran Büyükelçiliği’nden Hüseyin Ressam,

“Britanya huzursuzluk çıkarmada rol aldı, İranlı siyasi gruplar, etkili kişilikler ve eylemcilerle ilişki kurmaya 500 bin sterlin bütçe ayırdı. Seçimden önce reformcu aday Mir Hüseyin Musavi’nin kampanya merkeziyle bağlantı kurdum. Görevim bilgi toplamak, bağlantılar kurmaktı. 130 kişiyle farklı zaman ve yerlerde görüşüp edindiğim bilgileri Britanyalı diplomatlara ilettim ve onları bazı İranlılarla görüştürdüm. İranlı çalışanlar olarak elçiliğin talimatıyla Tom Burn ve Paul Blemey adlı diplomatlarla gösterilere katıldık, büyükelçi ile maslahatgüzar da 18 Haziran’da Firdevsi Caddesi’ndeki gösteriyi izledi, bir diplomat da fotoğraf çekti. Topladığımız bilgiler Londra’dan Washington’a gönderildi.”

Derken, Fransa’nın Tahran Büyükelçiliği’nden Nazek Afşar:

”Elçiliğin kültür dairesi önünde gösteri olurken kendilerine ‘Talep ederlerse göstericilere sığınma teklif edin’ talimatı verildiğini“

söyledi. Beş ay İsfahan Teknik Üniversitesi’nde ders verdikten sonra tutuklanıp Evin Hapishanesi’ne atılan ve 24 yaşına yeni giren Fransız akademisyen Clotilde Reiss:

”İsfahan’daki durum hakkında bir sayfalık rapor yazıp elçiliğin kültür bölümüne verdim. Gösteriler nedeniyle üniversite kapandı. İran’dan ayrılmayı planlıyordum, ama 14 ve 17 Haziran’da Tahran’daki gösterilere katıldım, fotoğraf ve film çektim. 50 arkadaşım ve aileme e-posta gönderdim. Bunu meraktan ve siyasi durumu anlamak için yaptım. Gösterilere katılmamdaki saik kişiseldi. Hata olduğunu kabul ediyorum. Katılmamalıydım.”

Babasının Fransız Atom Enerjisi Kurumu’nda çalıştığını belirten kadın akademisyen,

“Ben orada doktora stajı yaptım ve İran’ın nükleer politikasına dair rapor yazdım. İnternette bulduğum bilgileri kullandım. Gizli bir tarafı yok” dedi. Reiss sözlerini “Pişmanım. İran halkı ve mahkemeden özür diliyorum. Affınızı umuyorum” diye noktaladı.

Fransa ve Britanya ile birlikte elçilik çalışanlarının derhal bırakılmasını talep eden İsveç, AB Dönem Başkanı sıfatıyla “Bir AB ülkesi, elçiliği ve çalışanlarına yapılan tüm AB’ye karşı yapılmıştır” diye uyardı. Paris suçlamaların ‘temelsiz’ olduğunu söylerken, Londra ‘Haksızlık, rezillik, provokasyon’ tepkisini gösterdi.(2)

İran AB karşısında da yalnızlaştırılıyordu. Almanya bir süre önce İran ile yaptığı demiryolu sözleşmelerini unutmuş görünüyordu. Bir süre sonra İslami Şura Meclisi dış siyaset ve ulusal güvenlik komisyonu, Amerika, Fransa ve İngiltere'nin İran'ın içişlerine müdahaleleri ve İran halkına karşı saygısızlıklarını kınayan bir bildiri yayınladı. Bildiride ABD dışişleri bakanlığının, İran'daki sokak gösterilerine perde gerisinden destek vermesine dair açık itirafa işaretle Fransa büyükelçiliğinin, sokak gösterilerinden dolayı takib altında olanlara, sığınma vermesini ve seçimlerden sonra yaşanan sokak gösterilerinde ABD ve İngiltere'nin açıkça müdahalelerini kınayan, İslami Şura meclisi dış siyaset ve ulusal güvenlik komisyonu, "Bu müdahaleler, Cenevre konvansiyonunun açıkça ihlaledir, BM sözleşmeleri ve İran halkının haklarının da ayaklar altına alınmasıdır" denildi.(3)

Yeşil Devrim’in başarısız olmasıyla Batı Cephesi B Planı’na geçiyordu. B planı için Bush’tan devralınan çizginin revize edilmesine rağmen aynen sürdüğünü Washington Post ve Boston Globe Gazeteleri şöyle anlatıyordu. Washington Post, İran’da siyasi krizin yoğunlaştığını yazıyor, İran’daki iktidar mücadelesinin nükleer görüşmelere etkisi konusunda şu görüşlere yer veriyordu:

"İran’ın nükleer programının hızla ilerlemesi nedeniyle Obama yönetimi, Tahran’la bir an önce diyaloga geçme konusunda kendisini baskı altında hissediyor. Yönetim, önümüzdeki birkaç ay içinde bir gelişme olmazsa, Güvenlik Konseyi’nden daha sert yaptırımlar çıkartmayı düşünüyor. Ne var ki bu takvim, İran’daki gelişmelere uymuyor. Ancak Tahran’daki iktidar mücadelesi müzakere veya yaptırım yöntemine kıyasla çok daha umut verici bir seçenek oluşturuyor. Obama yönetimi, İran’dan gelebilecek yapıcı önerilere açık olmalı, fakat Hamaney yönetimini güçlendirecek adımlardan da kaçınmalıdır. Obama, Amerika’nın barışçıl ve demokratik reform isteyenlerle aynı safta olduğunu ilan etmelidir. Eğer reformcular kazanamazsa, Cenevre’de yapılacak hiçbir görüşme başarılı olamaz."

Boston Globe İran’da devrimin önde gelen isimlerinin de yönetime karşı sesini yükseltmeye başladığını vurguluyor, özellikle şu isimlere dikkat çekiyordu:

"Eski cumhurbaşkanları Haşimi Rafsancani ve Muhammed Hatemi ile en ünlü din adamı Ayetullah Hüseyin Ali Muntezari’nin de açık bir biçimde yönetimin meşruiyetini yitirdiğini söylemesi şaşırtıcı bir gelişme oldu. Ortadoğu genelinden bakıldığında, geniş kitlelerin seçim sonuçlarına itiraz amacıyla gösteriler düzenlemesi zaten benzersiz bir olaydı. Ancak önde gelen din adamlarının ve siyasetçilerin yönetimi açıkça eleştirmesi bir dönüm noktası olabilir. Muntezari, İran halkının adil olmayan yönetimi görevden almasının dini bir hak olduğunu söyledi. Hatemi, seçim sonuçlarının referanduma götürülmesini istedi. Rafsancani, mevcut yöneticilerin hem meşruluğunu hem de dini açıdan yönetme yetkilerini kaybettiğini belirtti. Devrimin kadroları, şimdi devrime karşı çıkıyor." (4)

Rafsancani, Muhammed Hatemi, Ayetullah Hüseyin Ali Muntezari ve Musevi’nin Batı cephesiyle kol kola İran’daki yeni yönetim anlayışını ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini sabote etmeye çalışmasının arkasında yatan gerçek çok farklıydı. Batı Cephesi İran’ı yalnızlaştırmak ve baskılar karşısında dağılmasını üç veya dört parçaya(Azeri, Fars, Kürt, Arap) ayrılmasını sağlayarak kontrol etmek istiyordu. Ancak, Yeşil Devrim’in İran ayağında kullanılan eski güç odaklarına söylenenler ve vaat edilenler bundan daha başkaydı. Gürcistan’a ve Ukrayna’ya vaat edilenlerin aynısı, Batı ile sıkı işbirliği ve kuşatmadan kurtulmak vaadi vardı. Oysa Batı bu iki ülkeyi de aldatmıştı. Gürcistan ve Ukrayna Rusya karşısında yalnız bırakılmışlardı.

Batı Cephesi, Ahmedinejad’ın seçilmesini engelleyemeyince, yeniden nükleer satranca döndü. B Planı’na bu kez Batı Cephesiyle işbirliği yapmaya karar veren Rusya dâhil edilmişti. Sıkıştırılmış olan Rusya’nın peyk ülkelerinde renkli devrimlerin yapılmaması karşılığında İran ile işbirliği stratejisini gözden geçirmesinin ve İran aleyhine değiştirmesinin sonuçları sadece İran’ı etkilemeyecekti. Rusya Buşehr santralindeki taahhütlerine uymayarak İran’ı yalnız bırakmış görünse de kendi geleceği için bunu sadece görünürde yapmak zorundaydı. İran, Çin ve Türkiye ile ilişkilerini daha kapsamlı hale getirecek; Kuzey kapılarını kapatarak Doğusunda Çin, batısında Türkiye ile teneffüs koridoru oluşturacaktı. İran’ı yalnızlaştırma operasyonu başarılı olacak gibi görünmüyordu. Batı cephesi, İsrail’i İran’a saldırtmak niyetinde değillerdi, ancak sıkıştıkça İsrail’in İran’ı tehdit etmesini ellerini ovuşturarak izliyorlardı.

Çin devlet şirketleri Eylül ayında İran’a petrol sevkiyatına başlamışlardı. Bu, ABD’nin çabalarıyla bazı büyük şirketlerin geçen sene İran’a petrol satışını durdurmaları kararının meydana getirdiği ithalat ihtiyacının 1/3’ü kadarını karşılıyordu. Bu sevkiyat, BP ve Reliance of India gibi uluslar arası şirketlerin geçen sene İran’ın nükleer programını engellemek amacıyla İran’a uyguladıkları petrol satışını kesme kararına rağmen gerçekleşmişti. ABD ve müttefikleri, İran ekonomisinin en kırılgan noktası olan petrol konusunda ortak hareket ederek İran’ın petrol ithalatını kısıtlamak istiyorlardı. Başkan Obama göreve gelmeden önce böyle bir hedeften bahsetmiş ve ABD’li diplomatlar BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a petrol satışının yasaklanmasını tartışmışlardı. İran’a petrol satışı gerçekleştiren uluslar arası şirketleri cezalandıracak yasa teklifi, ABD kongresinde büyük çoğunluğunun desteğini alarak kabul edilmişti.(5) (İran dünyanın büyük petrol üreticilerinden biri olsa da, rafinerilerinin eskimiş olmasından ve cömert devlet yardımlarından kaynaklanan aşırı petrol talebinden ötürü petrol ithal ediyor) Çinli bir yetkili şöyle diyordu: ”Çinli şirketler İran ile normal ticari faaliyetlerini sürdürüyorlar. BM nezdinde İran’ın nükleer programıyla ilgili yaptıklarımız gayet tutarlı ve açık. Çin gerekli taraflarla diplomasinin dilini kullanarak barışçıl bir çözüm için çalışıyor.”

Çin İran’la ilişkilerini geliştirmekten vazgeçmiyordu. 25 Kasım 2009’da İran Petrol Ürünleri Dağıtım ve Rafine Ulusal Şirketi ve Çin’in Sinopek Şirketi arasında 6.5 milyar dolarlık yatırım için mutabakat sağlanıyordu.(6)

İran aynı zamanda Rusya ile doğrudan işbirliği yapamasa da Rus mahallesindeki Türkmenistan’la ilişkilerini sıkı tutuyordu. Aralık ayında Türkmenistan-Çin ve Türkmenistan-İran doğalgaz boru hatları törenle hizmete açılacak. Çin'e yılda 40 milyar metreküp doğalgaz satmayı hedefleyen Türkmenistan, komşu ülke İran'a ikinci boru hattıyla yılda 6 milyar metreküp daha doğalgaz verecek. Toplam 7 bin kilometre uzunluğundaki Türkmenistan-Özbekistan-Kazakistan-Çin doğal gaz boru hattın inşaatı yaklaşık 2 yıldır devam ediyor.(7)(İran, petrol de olduğu gibi, kendi doğalgazını çıkarmakta yetersizdir.)

İran, Türkiye ile yaptığı çok kapsamlı işbirliklerine doğalgaz çıkarmayı da ekledi. Türkiye, İran'ın doğalgaz bakımından en zengin bölgesi olarak bilinen Pars bölgesinde doğalgaz çıkarabilecek, buradan çıkardığı gazın yüzde 50'sini pazarlayabilecek. Güney Pars Sahası'nın toplam gaz rezervi 14 trilyon metreküp olarak tahmin ediliyor.(8) Yine İran zenginleştirilmiş uranyumu depolamak gibi bir teklife hayır diyemeyeceğini deklare eden Türkiye’yi ilk anda olumlu karşılamayarak Batı cephesinin Türkiye’yi eleştirmesini engellemesi, buna rağmen değerlendirmelerin süreceğini ifade etmesi çok ciddî bir yol ayrımında olduğunu idrâk ettiği anlamına geliyordu. Türkiye, İran’ın neredeyse tek nefes borusu hâline gelecekti.

Batı Cephesi’nin ana hedefi Güney Asya’da İran, Pakistan ve Afganistan üzerinden Hindistan’a ulaşarak güvenlikli bir güney şeridi oluşturmak ve bu alanlarda Rus-Çin etkisine karşı çıkarlarını korumaktır. İsrail’in Batı’nın sırtında Fas’tan Hindistan’a uzanan topraklarda hâkim olmak gibi bir vizyona sahip olduğu düşünülürse, Batı Cephesi’nin İran’ı neden önemsediğini, Afganistan ve Pakistan ile ilgili kanlı senaryoların tüm başarısızlıklarına rağmen neden ısrarla uygulanmak istendiğini, Batı’nın neden İsrail’in omzundan İran’a ateş ettiğini anlamak kolaylaşacaktır. Christian Science Monitor bize bunu gayet masumane bir dille anlatmakta sakınca görmüyor. Analizimizin son kısmında bu haberi okuyalım; Gazete, Hindistan ile Amerika arasındaki ilişkilerin büyük önem taşıdığını belirtiyor bu açıdan dışişleri bakanı Clinton’ın son Hindistan ziyaretini önemli bir adım olarak görüyor:

"Dışişleri Bakanı Clinton için dünyayı Obama’nın algıladığı biçimde yeniden şekillendirmek hiç de kolay bir iş değil. Ancak üç günlük Hindistan ziyareti, eski first lady’nin Obama tarzı bir küresel düzen oluşturmakta başarılı olduğunu gösteriyor. Bu ziyaret Hindistan’ın, Rusya ve Çin’e kıyasla Amerika ile ilişkilerini çok daha fazla derinleştirmek istediğini; Türkiye, Brezilya, Güney Afrika ve Endonezya gibi demokratik ülkelerin kurduğu tarzda bir ilişki kurmaya hazır olduğunu ortaya çıkardı. Obama’nın Afganistan’da istikrar sağlama çabaları açısından Hindistan, önemli bir yer tutuyor. Hindistan ise Çin’le olan rekabetinde Amerika’yı bir denge unsuru olarak görüyor. Bunlar, yeni başlayan ve uzun sürmesi beklenen bir stratejik ilişkinin çimentosunu oluşturuyor."(4)

Seçkin Deniz


(*)Periyodik bir kuvvetin dürtüsü altındaki bir sistem, salınımlar sergiler ve eğer dürtü frekansı sistemin doğal frekansına eşit ise, bu salınımların genliği sınırsız artma eğilimine girer. Sonuç olarak sistem, belli bir genlikten sonra bütünlüğünü veya bulunduğu durumu koruyamaz ve dağılır veya bozunur. Buna rezonans denir.


Alıntılar:

1-Pepe Escobar (Asia Times, 25 Temmuz 2009, Iran and Russia, Scorpions in a Bottle)
    http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4200&pid=46
2- http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalHaberDetay&ArticleID...
3- http://turkish.irib.ir/index.php?option=com_content&task=view&id=42936&I...
4- http://www.voanews.com/turkish/2009-07-22-voa11.cfm
5- http://www.ekopolitik.org/public/news.aspx?id=4279&pid=30
6- http://www.mehrnews.com/tr/NewsDetail.aspx?NewsID=990396
7- http://www.palhaber.com/haber/ekonomi/ekonomi-genel/turkmenistan-cin-ve-...
8- http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=908947